15 Eylül 2016 Perşembe

Kelimeler Albayım

Selam.

Birçoğumuz yaz aylarında memleketine gider ve ailesiyle zaman geçirir. Ben de haliyle Adana'ya geldim. 26 yıldır yaptığım gibi dedelerimi, nenelerimi ziyaret ettim. Onlarla sohbet etmek büyük keyif. Bu yazıda da onlardan duyduğum ve unutulmaya yüz tutan sözcükleri derledim. Aslında bu coğrafyada pek çok insan kullanıyor bu sözcükleri ama gün geçtikçe daha az duyar oluyoruz. Benim gibi yıllardır dışarda yaşayanlar ise hiç duymuyor ve kullanmıyor.

Büyüklerimize ve bu kelimelere duyduğum saygıyla başlıyorum. Yalnızca Adana'ya geldiğim zaman duyduğum kelimeler:

*

a) Cangama: 1. Anlamsızca çıkarılan gürültü.
Çocuklar oyun oynamaktadır ve haliyle gürültü de yaparlar. Çocuk sonuçta. Evin büyüklerinden biri "Ne bu cangama?!" diye ortama girer ve bu yolla çocukları susturur.

2. Gereksiz tartışma.
Lüzumsuz bir konunun tartışıldığı bir ortamda bu tartışmadan pek de memnun olmayan biri ortama dahil olur ve "Kesin cangama etmeyi!" diyerek tavrını ortaya koyar.

*

b) Horanta: Bir hanede yaşayan insan mevcudu, o evin horantası demektir. Kısaca "ev halkı" da denebilir.
Yemeğe oturulduğu zaman ev halkının çoğu sofrada değilse "Hani, nerde bu horanta?" diye soran biri mutlaka çıkar.

*

c) Celfin: Henüz olgunlaşmamış tavuk.
Yeni doğan bir civcivin cinsiyeti belli değildir. Büyüdükçe tavuk mu horoz mu olacağı belli olur. İşte tavuk olacağı anlaşılan o civcivler artık birer celfin olmuş demektir. Horozlar kesilebilir ve afiyetle yenebilir. Ama tavuk besleyen hiçbir aile celfinleri kesmez. Çünkü o, ilerde tavuk olacak ve yumurta verecektir.
"Celfinlerin açılması" tabiri ise celfinin yumurtlamaya başladığını ifade eder. Artık o, genç bir tavuktur.

*

ç) Sehen: Derinliği az olan metal kap.
Aslında bunu hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz "sahan" bu. Ama Adana insanının naifliğinden olsa gerek, sehen daha ince ve kulağa hoş gelen bir sözcük olduğu için sahan'a tercih edilmiş.
Allah aşkına yüksek sesle önce sahan, ardından sehen deyin. İnceliği siz de göreceksiniz.

*

d) Çemremek: Giysilerin kollarını ve paçalarını sıvama işi. Sıvamak.
Bir dereden geçilecekse eğer "Ayaklarını çemre" uyarısını duyarsınız. (Yalnız dikkat, paçalarını değil ayaklarını! :D) Bu uyarı "Paçalarını sıva" anlamına gelir ve duyan kişi koşulsuz riayet eder.

*

e) Süven: Bahçe kenarlarına tel çekmek, bahçe sınırını belli etmek için çakılan kazık.
Daha sonra bu süvenlere tel çekilir veya uzun ağaçlar çakılır ve sınır çekilmiş olur.
Buralara özgü bir ozanın şiirinde geçiyordu: "Süven için kavga eder / Bizim köyün adamları." diye. Oradan aklımda kalmış.

*

f) Garsampa: Tek kelimeyle açıklamak gerekse "dağınıklık" derdim. Açacak olursak evde dağınık ve düzensiz halde bulunan eşya yığını.
Hani aradığın bir şeyi bulamadığın, her yer her yerde bir durum olur ya. Birbiriyle alakası olmayan eşyalar bir araya gelip bir yığın oluşturmuştur... İşte onun adı garsampa.

*

g) Zeng olmak: Meyve, sebze gibi ürünlerin zarar görmesi durumu. Bu olay, ürün henüz dalındayken ve doğal sebeplerle meydana gelir. Havaların soğuk gitmesi, yağışlar (dolu, kar vs) gibi etkenler ürünlerin zarar görmesine sebep olur. Bunun neticesinde de "Üzümler bu sene zeng oldu" denir. Buradan bu yıl üzüm hasadının iyi olmayacağı ve güzel üzümler yiyemeyeceğimiz sonucu çıkar.

*

h) Araya gitmek / Araya vermek: Bir şeyin boşa gitmesi, harcanması, ziyan olması durumu.
Bu deyim günlük kullanımda "ariye gitmek" şeklindedir.
"Güzelim yemek yenmedi, ariye gitti." cümlesi, yemeğin ziyan olduğunu anlatır.
Orhan Kemal de bir kitabında "Parayı paraya vereceksin, araya değil." diyordu. Adanalıdır zaten o da. Bilir buraların dilini. (72. Koğuş'tu kitap da. Hatırlarsın Bayan Dalkılıç'tan.)

*

ı) Dıkılmak: Girmek.
Açıklaması en kolay olan eylem bu. Benim de en sevdiklerimden. Söylemesi çok zevkli: dıkılmak. :d
Dıkıldım, dıkıldın, dıkıldı.
(Girdim, girdin, girdi.)
"Geçen Türkangilin bostana mal dıkılmış." cümlesini açıklamaya gerek görmüyorum. E mal dıkılmış işte :D

*

Şimdilik bunlar var... Bu tarz kelimelerden duydukça ikinci bir yazı daha yazabilirim belki. Yazmak güzel şey azizim. Yazmayalı da epey olmuştu buraya, özlemişim.

3 Mayıs 2016 Salı

Davetsiz Misafir 4 - "Tıkırtt"

Burcu'yu yatağıma yatırdım, ben de salondaki kanepeyi açtım. Odamdan ihtiyacım olan şeyleri aldım, çıkarken Burcu "Nereye?" diye sordu. "Salona" dedim. "Salonda yatacağım." "Gelsene beraber yatalım" dedi. Olur muydu? Olmazdı. Olacak şey değildi. "Olmaz" dedim. "Uyu sen, ben salonda yatarım."

O sabah uyandığımda Burcu mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Öksürdü / ben terliklerimi giydim. Islık çalmaya başladı / lavaboya girdim. Peynir, zeytin ve yumurtayı masanın üstüne koydu / lavabodan çıkmıştım. Çayı ocaktan indirdi / balkon kapısını açtım. "Ekmek yok" dedi, "Çıkıp ekmek alsana." / Çıktım.

Neyse ki fırın yakındı eve. İki ekmek (somun), bir de gazete (Sözcü) alıp döndüm. Kapının eşiğinde anahtarlarımı bulmak için yüzlerce cep karıştırdım. Elime soğuk metalin sıcaklığı değdi. Islak anahtar büyük bir rahatlıkla girdi kilide, "tıkırtt" diye açılıverdi kapı. Salona girdiğimde Burcu sofrayı kurmuştu / ekmekleri bıraktım. Burcu çayları koymaya başladı / ellerimi yıkadım ve balkon kapısını kapatarak masaya geçtim.

Kahvaltı masasında karşılıklı oturduk. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sessizliği bozan her zaman olduğu gibi Burcu oldu.
"Hiç balık beslemeyi düşündün mü Ali?"
"Hayır."
"Neden? Sevmiyor musun?"
"Sevmekle alakalı degil. Her sevdiğim şeyi beslemeye kalksam..."
"Tamam tamam. Hiç sormadım say."
"Konuşmak mı istiyorsun?"
"Biraz konuşsak fena olmaz. Hep böyle sessiz misin?"
"Her zaman değil."
"Konuşalım o halde."
"Peki. Söylesene bana, dün geceki tavrın neydi öyle? Beraber uyuma isteği falan?.."
Bir an yüzü kızardı, beklemediği yerden sormuştum anlaşılan. "Özür dilerim, sarhoşluğuma ver." dedi.
"Peki," dedim. "Öyle olsun." Bardağımdaki çayın son yudumu da mideme doğru yolculuğuna başlamak üzereydi.

Sofrayı kaldırmak için ayağa kalktım. Elime geçenleri mutfağa götürdüm. Bir sakız attım ağzıma, "Eline sağlık," dedim Burcu'ya. "Güzel olmuş kahvaltı." Masada kalanları da Burcu götürdü mutfağa. Mutfaktan dönmedi. Gelen tıkırtılardan anlaşılıyordu ki bulaşıkları makineye yerleştiriyordu. Peşinden gittim. Üzerinde hâlâ gece verdiğim şort ve tişört vardı.

Ağzımdaki sakızı çöpe attım. Burcu'nun iki kolunu dirseklerinden kavrayarak kendime doğru çektim. Birden göğüslerini kalbime saplanmış bir kargı misali içimde hissettim. Daha sıkı sarıldım. Şimdi meme uçları göğsümü delmiş, sırtımdan çıkmıştı. Biraz sonra ellerim belinin altına doğru kayacaktı ve dudaklarımla da kelimelerini kilitleyecektim.
...
..
.

27 Mart 2016 Pazar

Davetsiz Misafir 3 - Tom Hanks Şahidimdir

Balkondan salona döndüğümde Burcu'yu tüm ukalalığıyla koltuğa gömülmüş halde buldum. Rahatlığına diyecek yoktu. Sanki ev onundu ve ben onu rahatsız ediyordum. 'Keşke ben de insanların yanında bu kadar rahat olabilsem lan' diye geçirdim içimden.
"Lütfen rahatına bak. Kendi evindeymişsin gibi..." dedim alaycı bir tavırla. Güldü.
"Eee, anlat bakalım. Hangi rüzgar attı seni gecenin bu vakti?" Hafif toparlandı, konuşmaya başladı.
"Çalıştığım kitapçıdan ayrıldım. Epeydir uğramıyorsun,  uğrasan fark ederdin." Haklıydı, epey olmuştu o kitapçıya gitmeyeli. Kitaplarımı internetten alıyordum artık ama kitapçı gezmenin verdiği zevk hiçbir şeyde yoktu. (Tamam, hiçbir şey demeyeyim ama birçok şeyde yoktur o zevk.)
"Artık internetten alıyorum kitaplarımı. Neden ayrıldın?" dedim.
"Ayrıldım işte, boşver. Anlaşamadık." Detaya girmek istemiyordu belli ki, ben de üstelemedim. Devam etti:
"Kitapçıdan sonra iş aradım, bir ara fast-food tarzı bir yerde de çalıştım ama çok kısa sürdü, ordan da çıktım. Anlayacağın işsizim bu sıralar. Ailemle de aram bozuk, biliyorsun. (Hayır, bilmiyorum.) Onlardan da para isteyemem. Ev arkadaşımla da kavga ettik bu yüzden. Haklı kız, bana bakmak zorunda değil ki. Epeydir onun sırtından geçiniyordum. En sonunda patladı. Çok fena kavga ettik bugün. Ben de çantamı aldım, çıktım evden."

Taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Yine bir kalacak yer sorunu... İyi de neden ben? Parasız kalmış olabilirsin, ev arkadaşınla kavga edip evden çıkmış olabilirsin ama böyle bir durumda kalınca neden bana geldi ki bu şimdi? Daha önceki ev sahipliğimi çok mu beğenmişti? Lafı dolandırmadım, direkt sordum:
"İyi de neden bana geldin? Başka arkadaşın yok mu senin koca İstanbul'da?"
"Hani bir keresinde kitapçıya gelmiş ve 'Boş zamanın olursa bir şeyler yapabilir miyiz? Seni yakından tanımak isterim.' demiştin ya, ben de geldim işte."
Hobbalaa! Nerden çıkmıştı şimdi bu? Bunları demiş miydim gerçekten? Demiştim. Ama Burcu o zamanlar bana yakınlık göstermemişti, ben de ısrarcı olmamıştım.
"Şimdi de gidecek bir yere ihtiyacım vardı ve sana geldim." Gözlerini kısarak baktı; "Fena mı ettim?"
"İyi ettin gelmekle. Benim de bir başıma canım sıkılıyordu zaten." dedim tüm yapmacık samimiyetimi takınarak.
"Sevindim." dedi, gülümsedi. "Ne yapıyordun ben gelmeden?"
"Oscar adayı filmleri inceliyordum, malum ödül töreni yaklaşıyor."
"Aaa ne güzel. Getir beraber inceleyelim." dedi. Oscar'a ilgi duyuyor muydu gerçekten? Yoksa ortama uymak için mi söylemişti bunu? Bilgisayarımı getirdim, beraber filmleri incelemeye koyulduk. Çok zengin bir film kültürü vardı Burcu'nun, şaşırmıştım buna. Sinemaya dair çok şey biliyordu ve onunla filmler üzerine konuşmak çok keyifliydi. Burcu'yla birlikte filmleri, yönetmenleri, oyuncuları değerlendirdik ve saatler süren değerlendirmenin sonunda kendi Oscar ödül listemizi oluşturduk. (Birkaç hafta sonra dağıtılan Oscar ödüllerinde bu liste, 24 ödülden 21'ini doğru tahmin ettiğimizi gösterecekti.)

Saat on ikiyi beş geçiyordu. Bir ara ben lavaboya gittim, Burcu da mutfağa girdi. Evin yabancısı değildi sonuçta, neyin nerde olduğunu biliyordu. Döndüğümde televizyonu açmıştı ve mutfaktan aldığı cipsi çarpık dişleriyle çatırtılar arasında öğütüyordu. Vodkayı unutmuştu neyse ki... Buzdolabından kola getirdim, biraz da çerezlik şeyler... O an dank etti kafama, "Sen aç mıydın Burcu? Bir şeyler yemek ister misin?" diye sordum. Ağzından taşan cipslerin varlığına aldırmadan,
"Yaa aç olsam kendim alır yerim zaten, senin sormanı beklemem. Sanki beni bilmiyorsun." dedi. Haklıydı. "Gel film seyredelim. Çerez de getirmişsin bak."
"Olur" dedim. "Sen seç filmi."
"Az önce araştırma yaptığımız Oscar adayı filmlerden birini izleyelim mi?"
"Yok ya, o filmleri incelemekten kafam kazan gibi oldu. Eskilerden olsun." dedim.
"Okey. Bilgisayarında kayıtlı film var mı? İnternetten film izlemeyi sevmem bak ben. Şimdi bir süre film aricaz, uygun kalitede bulamicaz. Bulsak bile donacak falan..."
"Haklısın, ben de sevmem. Bilgisayarda kayıtlı bir sürü film var. İstediğini açabilirsin."
Burcu yoğun incelemeleri sonunda Tom Hanks'in Yeni Hayat (Cast Away) filmini seçti. Bilgisayarı televizyona bağladım, ikimiz de yere oturduk. Nevalemizi ortamıza aldık ve seyretmeye koyulduk. Film bir kargo şirketinde yönetici olarak çalışan bir karakteri canlandıran Tom Hanks'in uçak kazası sonucunda ıssız bir adaya düşmesini ve verdiği yaşam mücadelesini konu alıyordu. Burcu'yla film seyretmek çok keyifliydi. Aralarda çok yerinde tespitler yapıyor, filmin ilerki sahneleri için de tutarlı öngörülerde bulunuyordu. Yer yer filmlerle ve oyuncularla ilgili ilginç bilgiler de veriyordu. Çok iyi bir film arkadaşıydı. (Aslında eve geldiğinde Burcu'yla ilgili 'Nereden çıktı şimdi bu?' düşüncesindeydim. Ama şimdi 'İyi ki gelmiş.' diyordum.)

Burcu daha fazla dayanamadı ve filmin sonları yaklaşırken uyuyakaldı. Başı omzuma düştü, uyandırmadım. Film bitene kadar kımıldamadım. Film bittiğinde Burcu'yu uyandırdım. Saat iki buçuk civarıydı. "Burcu" dedim, "Hadi kalk, kalk da yerime yat."

12 Mart 2016 Cumartesi

Davetsiz Misafir - 2 - "Bu Gece Uzun Olacak"

Kapıya yöneldim, gelenin kim olduğunu anlamak için delikten baktım. Bu gelen bizim karşı komşuydu. Açtım, merdivenler ve kat otomatiğinin parasını almaya gelmişti. Ayak üstü kısa bir sohbet ettik ve parayı verip gönderdim. Kapıyı kilitledim. Ayağıma puf terliklerimi geçirdim ve evin içinde  dolanmaya başladım. Kafamda gelenin kim olduğuna dair çeşitli senaryolar çevirirken yine kapı çaldı.

Bu kez apartman girişinin otomatiğiydi. Düğmeye bastım, demir kapı ağır ağır açıldı ve ben de yine kapı deliğindeki yerimi aldım. Harekete duyarlı kat lambaları birer birer yandı. Ayak sesleri gelmeye başladı, üst kata doğru birinin çıktığını gördüm. Ve nihayet gelenin kim olduğunu anladım: Kitapçıda çalışan kız.

Evet, Burcu'ydu bu. Müdavimi olduğum bir kitapçıda çalışıyordu. Birkaç yıldır tanıyordum kendisini ama öyle çok da samimi değildik. Onu bir arkadaşım aracılığıyla tanımıştım. O zamanlar İstanbul'da yaşamıyordu. Arkadaşım Harun'un arkadaşıydı. İstanbul'a gelmişler ve kalacak yer bulma konusunda sıkıntıya düşmüşlerdi. Yine böyle bir akşamın geç vakitlerinde telefon gelmiş ve Harun İstanbul'da olduklarını, bir geceliğine onları misafir edip edemeyeceğimi sormuştu. Elbette edebilirdim, çocukluk arkadaşımdı Harun ve gidip onları bulundukları yerden almış, eve getirmiştim. 2 gece misafirim olmuşlardı. Bu yüzden de evimin yerini biliyor olması şaşırtıcı değildi.

İşte Burcu'yla tanışıklığımız buradan geliyordu. Yine de şaşırmıştım. Zor durumda kaldığı bir anda neden bana ihtiyaç duymuştu ki? Hiç mi arkadaşı yoktu bu kızın?
İstanbul'a yerleştikten ve kitapçıda çalışmaya başladıktan sonra hafiften de olsa ilgi duyar olmuştum Burcu'ya. Hatta birkaç kez yakınlaşmak istemiş ama ondan olumlu bir tepki göremeyince ısrarcı olmayarak geri çekilmiştim. Hoş kızdı nihayetinde. Kısa boyluydu, uzun ve dalgalı saçları vardı. Çarpık dişlerine rağmen tatlı bir gülüşü vardı. Çarpık dişler kimi insanda çok kötü dururken kimine de farklı bir sempati kazandırıyordu. Burcu da bu ikinci gruba giriyordu işte. Çok sık görüşmezdik, hatta hiç görüşmezdik desem yeridir. Uzun zamandır yalnızca kitapçıya gittiğimde görür olmuştum. Yine kapımdaydı işte.

Aklımdan geçen olasılıkların hiçbiriyle örtüşmüyordu Burcu. Çok büyük sürprizdi şu an kapımda olması. Zile bastı. Açtım.
"Burcu?"
"Selam." dedi ve spor ayakkabılarını çıkarmaya koyuldu. O an ayağımdaki puf terliklere baktım. Sırt çantasıyla gelmişti, yatıya gelmiş gibi bir hali vardı. Yüksek bel pantolon giymişti. Şu kadınlardaki yüksek bel modasına da  gözüm bir türlü alışamadı. Pantolonu göbeğinize kadar çekip kıçı kabak gibi meydana çıkarmak ne tür bir zevktir anlamış değilim. Her neyse... Konudan uzaklaşmadan... Ayakkabısını çıkaran Burcu ayakkabılarını kapının önünde bırakarak teklifsizce girdi içeri. Çok rahat biriydi. Ondaki bu rahatlığı ve özgüveni seviyordum. Ona ilgi duymama sebep olan unsurlardan biriydi belki de. Ayakkabılarını içeri alarak kapıyı kapattım (37 numara..ne kadar küçük ayakları var..) ve ardından ben de salona geçtim.

Salona girdiğimde balkon kapısından dışarıyı seyrediyordu. Geldiğimi fark edince bana döndü ve sarıldı. Ağlaması kesilmişti.
"Ali" dedi, "Çok özür dilerim gecenin bu saatinde geldiğim için ama nereye gideceğimi bilemedim."
"Zararı yok" dedim. Artık sesim kendinden emin çıkıyordu. "Hoş geldin."

Alkolle hiç aram yoktur ama kokusunu tanıyabilirim. Burcu'dan yayılan koku kesinlikle alkol kokusuydu. Sarılma faslı bitince sordum: "İçtin mi sen?"
"İçtim." dedi. "Çok içtim hem de."
Ukalalık etmedim. "İçmeli" dedim. "İçince çok içmeli."
Rahatlamış görünüyordu, zaten rahattı ya. Kendini koltuğa bıraktı.
"Eee" dedim, "Anlatmayacak mısın neler olduğunu?" Çantasını açtı, kurcalamaya başladı. "Anlatırım ama önce şu çantamı bir boşaltayım." derken içinde ne var ne yoksa sehpanın üzerine döktü. Birkaç kitap çıktı çantadan, gözlüğü, kişisel temizlik malzemeleri falan... Küçük bir şişe de içki. Pek aram yok demiştim ama vodkaya benziyordu. Bir kez içmiştim hayatımda. Tadı kolonya gibi gelmişti, bir daha da içmemiştim. Şişeyi bana doğru kaldırarak "İçer miyiz?" dedi.
"İçmeyiz" dedim. "Ben içmem, sen de yeterince içmişsin zaten. O yüzden içmeyiz."

Bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu koltukta. Dar ve yüksek bel pantolonu bu oturma biçimini desteklemiyor ve rahatsız ediyordu. Çantasından da giyecek bir şey çıkmamıştı. Kaçınılmaz, benden giyecek bir şeyler isteyecekti ve öyle de oldu. (Zaten önceki gelişinde de yatarken giymesi için ona kıyafet vermiştim. Aynı senaryoydu oynanan.) "Ya bu pantolon çok sıktı, rahat bir şeyler versen de giysem?"
"Olur" dedim. "Gel benimle."  Odama geçtik baraber. Kısacık boyu vardı, eşofmanlarım ona çok uzun gelirdi. Bir şort bir de tişört verdim ve üzerini değiştirmesi için kapıyı çekerek odadan çıktım. Salona geçtim, vodka şişesini alıp buz dolabına koydum. Çantasından çıkarıp sehpanın üzerine koyduğu kitapları incelemeye koyuldum. Barış Bıçakçı okuyordu, Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Bu kitabı okumamıştım ama filmi çekilmişti,  filmini seyretmiştim. Bir de şiir kitabı vardı. Ah Muhsin Ünlü - Gidiyorum Bu. (Ne zaman Ah Muhsin Ünlü adını duysam  aklıma çay gelir ve onun "...hadi iç de çay koyayım" dizesi.) Sevdiğim isimlerdi bunlar, zevkli kızdı Burcu. Çok kitap okuyan biriydi ve benim de sevdiğim türde kitaplar okuyan biri. Ona ilgi duymama sebep olan unsurlardan biri  de buydu belki.

Verdiklerimi giymiş, salona döndü. Üstte gri tişört, altta gri şort... Uyumlu ve hoş olmuştu. Sevimli görünüyordu. Zaten hafif sarhoş olmasının da verdiği şapşallık vardı üzerinde.
"Önceki gelişimde de mi bunları giymiştim ben?"
"Hayır" dedim, "Onlar başkaydı. Yine bir kış günü gelmiştiniz. O zaman daha kalın şeyler vermiştim giymen için."
"Unutmamışsın" dedi.
"Unutmadım" dedim, "Ben hiçbir şeyi unutmam."

Yanıma geldi, kıyafetini değiştirmesine rağmen alkol kokusu hâlâ gitmemişti ve konuştukça yayılıyordu. Ama sigara kokusundan kurtulmuştu en azından. "Hâlâ alkol kokuyorsun. Git dişlerini fırçala." dedim. Çıkışır bir tonda çıkmıştı sesim. Normal bir kız olsa bozulabilirdi ama Burcu hiç bozuntuya vermedi. Çantasından çıkan küçük el çantasını aldığı gibi banyoya girdi. Evin yabancısı değildi, biliyordu banyo nerde, tuvalet nerde...
Saat on'a geliyordu. Burcu banyodan döndü, küçük çantasını sırt çantasına yerleştirdi ve fermuarını çekti. Kitapları hala sehpanın üzerindeydi. "Üşüdüm ben" dedi. "Kış mevsiminde şort veriyorsun bana!" Oralı olmadım. "Sen de giyeceklerini yanında getirseydin o zaman" dedim ve kombinin derecesini yükseltmek üzere balkona çıktım. Bu gece uzun olacağa benziyordu.

2 Mart 2016 Çarşamba

Davetsiz Misafir - 1 : "Alo, Ali?"

"Alo, Ali?"
Evimdeydim. Oscar ödül töreni yaklaşıyordu. Her yıl yaptığım gibi Oscar'a aday gösterilen filmleri inceliyordum. Aralarından izlemeye değer bulduklarımı seyredecektim ve kendimce tahminlerimden oluşan bir Oscar ödülleri listesi oluşturacaktım. Yabana atmayın, takip ettiğim ilk yıl 24 ödülden 17'sinin kime gideceğini doğru tahmin etmiştim. Yüksek bir orandı ve eminim bu denli yüksek bir oran yakalayamayan nice sinema eleştirmeni vardır. Bu noktada kuvvetli bir alkış istiyorum. Teşekkürler.
(Benden başka böyle bir uğraşı olan arkadaşım var mı çok merak ediyorum. Her yıl Oscar ödüllerini takip eden ve kendi tahminlerini oluşturan? Varsa yazsın lütfen. Böyle arkadaşları olanları çok kıskanıyorum. Bizimkiler varsa yoksa futbol amk!)

İşte böyle bir akşamda telefonum titredi. Kendimi filmlere kaptırmış olmalıyım, kimin aradığını merak etmeden, ekrana bakmadan açtım. Telefondaki ses benden önce girdi söze:
"Alo, Ali?"
İlkin telefondaki sesin bir kadın sesi olduğunu anladım. Ardından da sesinin ağlamaklı geldiğini. Sesin kime ait olduğunu öğrenmek için telefon ekranına baktığımda kayıtlı olmayan bir numara olduğunu gördüm.
"Efendim?" dedim. Hiç kendimden emin çıkmamıştı sesim.
"Nerdesin?" diye sordu telefondaki ses.
"E...evdeyim."
"Biliyorum çok yersiz olacak ama... Müsait misin?"
Artık emin olmuştum. Telefonun diğer ucunda ağlayan bir kadın vardı. Ama kimdi ve neden ağlıyordu? Ağlamaklı bir sesle konuştuğu için de kim olduğunu çıkaramıyordum.
"Mü...müsaitim." dedim. Neden kekeleyerek konuşuyordum ki şimdi?
"Yardımına ihtiyacım var" dedi. "Hiç iyi değilim." Bir kadın neden yardıma ihtiyaç duyduğunda beni arasındı ki? Ben kendi içimde bunu sorgularken konuşmaya devam ediyordu telefondaki ses:
"Buraya gelebilir misin? Yanıma? Ya da dur..." Bir süre ikimiz de konuşmadık. Bu sessizlikte burnunu çektiğini duydum. Bir şeyler söylemeli miydim? Ama bana dur demişti, o yüzden onun konuşmasını bekledim. Sessizliği bozan yine o oldu: "...dur, ben oraya geleyim en iyisi. Müsaitim demiştin değil mi?" Müsaitim demiştim ama kim olduğunu hâlâ anlayamamıştım. Ve aklından çıkarma, telefonda ağlayan bir kadına kim olduğu sorulmaz.
"Müsaitim, gelebilirsin tabi." Hala kendimden emin değildi sesim.
Cevap vermeden kapattı telefonu. Yanıma gelmek istediğine göre evimin yerini biliyordu. Beni iyi tanıyan biri olmalıydı. Ama ben hâlâ kimin geleceğini çözememiştim.

Akşamın ilerleyen saatlerinde gelen bir telefon... Beni tanıyan biri, muhtemelen ben de onu tanıyorum ama kim olduğunu çıkaramıyorum. Elimde çok az ipucu var; zor durumda olan bir kadın, ağlayan bir kadın, beni iyi tanıyan bir kadın, bana ihtiyacı var ve şu an yolda olmalı.

Oscar incelememe ara verip bilgisayarın başından kalktım. Evi toparlamalı mıyım? Ev dağınık mı ki? Kendime çeki düzen vermeli miyim? Kılıksız mıyım ki? Dişlerimi fırçaladım, mutfağa ve salona bir göz attım. Odamı hafiften toparladım. Kapının kilitli olduğundan emin olmak için kilidi yokladım (Bunu neden yaptım bilmiyorum). Başka ne yapabilirim? Ben bu kararsızlıklar ve bilinmezlikler silsilesi içindeyken kapı çaldı. Bu kadar çabuk gelmiş olabilir miydi?

Bi saniye... Hemen dönücem.

7 Şubat 2016 Pazar

Teşekkürler

Birçoğunuzun bildiği üzere askerlik görevimi bitirmiş ve İstanbul'a dönmüş bulunuyorum. Bu yazı, askerlik görevim boyunca benimle iletişimde olup bana her fırsatta varlığını hissettiren güzel insanlara ithafen yazılmıştır.

*

Önce üniversitede sınıf arkadaşım, sonra ev arkadaşım, ardından meslektaşım ve en sonunda da asker arkadaşım olan tertibim Ertuğrul'a...

*

Gerek askerliğimin ilk ayağı olan Ankara'da, gerekse esas ayağı olan Kıbrıs'ta her fırsatta benimle konuşan, bana kitap göndermeyi teklif eden ve  blogda yazdığım Metis ajandası yazısı üzerine taa Kıbrıs'a Metis ajandası gönderen Ayşenur'a...

*

İstanbul'daki işlerimde elim, ayağım olan; Kıbrıs'a gönderdiği kitaplarla o sıkıntılı günleri daha rahat geçirmemi sağlayan ev arkadaşım Hasan'a...

*

Askerin halinden anlayan, bana kitap göndermek isteyen ve askerlik görevim boyunca (deyim yerindeyse) benimle beraber askerlik yapan Gülşen'e...

*

Aynı mahallede büyüdüğüm, ardından meslektaş olduğum, şimdi ise tertip olup askere beraber gittiğim yoldaşım Fatih'e... (Bir de yedek subay olarak Marmaris'te yapıyor askerliği. Şanslı pezevenk!)

*

Yine hem Ankara hem Kıbrıs etaplarında benimle beraber olan ve askerliğimin bitmesine en az benim kadar sevinen Ümrangül'e...

*

Gerek "askerlik nasıl gidiyor?" mevzusundan gerekse blogda yazdığım yazılar üzerinden bana destek olan ve beni yazma konusunda cesaretlendiren değerli arkadaşlarım Elvan, Özkan, Gülnur, Burak, Gökhan, Gönül'e... (Gökhan Gönül değil, iki ayrı şahsiyet bunlar) :D (Aynı zamanda öğretmendir tümü)

*

"Bir ihtiyacın varsa söyle, göndereyim" diyerek varlığını ve yalnız olmadığımı hissettiren arkadaşlarım Büşra, Esin ve Mustafa'ya...

*

Aynı dönemde askere gittiğim, benzer sıkıntılar yaşadığımız ve dönüşte ilk fırsatta görüştüğüm kıymetli dostum (kuzenim sayılır) Ufuk'a...

*

Askerde olmama rağmen ödevini bana yaptırmaya çalışan sevgili kuzenim Hasan'a... :))
Ve bu vesileyle askerliğimi yakından takip eden diğer kuzenlerim Arife, Cansu, Ceylan ve Mustafa'ya...

*

Sohbetinden her daim keyif aldığım arkadaşlarım Ülkü, Merve ve Gülse'ye...

*

Askerlik süresince benimle iletişimde olan ve desteğini esirgemeyen amcama... Üzerimde çok emeği var. ( Paşam :D )

*

Askerliğin ne demek olduğunu bilen ve askerin çekeceği sıkıntıları az çok tahmin eden kankalarım Muzaffer ve  Emrah'a...

*

İstanbul'daki değerli dostlarım (kardeşim gibidir ikisi de) Burak ve Halis'e...

*

Bu 6 aylık süreç boyunca maddi manevi her konuda yanımda olan ve desteğini esirgemeyen sevgili aileme...

*

Kıbrıs'ta askerlik yapmama vesile olan ve bu sayede yurtdışını da görmemi sağlayan Tsk'ya... (Sonuçta Kıbrıs farklı bir memleket ve yurtdışı olarak geçiyor.)

*

Ve son olarak...
Ülke olarak böylesine zor günlerden geçerken, askerlik vazifesini Kıbrıs gibi (askerlik açısından) rahat sayılabilecek, sorun yaşanmayan bir yerde yapma imkânı verdiği için Allah'a...

TEŞEKKÜR EDİYORUM.

*

Bir küçük hatırayla bitiriyorum yazıyı.
Girne'deydik, çarşı izninde. Öğle vakti... Bir kafeye girdik, bir şeyler söyledik falan... Ben de o anda ufak bir kağıda bir şeyler yazdım. Aslında daha önce paylaşacaktım bunu ama kâğıdı kaybettim. Daha sonra da ne yazdığımı hatırlayamadım ve kaldı öyle. Şiire benziyordu. Geçenlerde buldum o kağıdı, Aylak Adam'ın arasından çıktı. Şöyle bir şeydi:

*

Oturmuş, sana bunları yazıyorum,
Girne'de, Aroma Cafe'de,
Vakit öğlen...
Ahh, öyle değiştim ki sorma!
Ne de olsa yurtdışı görmüş adamım artık.
Gerisi iyilik, sağlık.
Soranlara selam
İmza: Yurtdışı görmüş adam.

10 Ocak 2016 Pazar

Sevgili Günlük

Sevgili günlük,
Günler günleri kovalıyor. Günler birbirini aynen tekrarlıyor. Yoruluyorum. Yaşamaktan değil yaşayamamaktan yoruluyorum.

*

Sevgili günlük,
Askerlik öyle farklı bir psikoloji ki normalde yapmadığım ve yapmayacağım şeyleri burada rahatlıkla yapıyorum. Hayatımda seyretmediğim kadar Powertürk seyrediyorum mesela. İçimiz Hande Yener, dışımız Ferhat Göçer oldu (Zaten Powertürk'ün en çok seyredildiği iki yer var; biri askeriye, diğeri nargile kafe. Bak yine konu nargileye geldi, valla bilerek yapmıyorum). Mesela... Evimde olsam hayatta seyretmem ama burada haftanın dört günü O Ses Türkiye seyrediyorum. İçimiz Hadise, dışımız Athena Gökhan... Hayatımda yemediğim kadar ıspanak yiyorum. Her gün ıspanak çıkıyor yemekte. Yumurtalı ıspanak, ıspanak kavurması, kıymalı ıspanak, yoğurtlu ıspanak, ıspanaklı börek... Temel Reis bile benim kadar ıspanak yememiştir lan.
Ortama uyum sağladım ve ben de küfrediyorum mesela, hiç küfretmezdim aslında. Korkuyorum, sivil hayatta da devam ederse bu küfür alışkanlığı diye. Ağız alışıyor çünkü ve farkında olmadan çıkıveriyor ağzından. Ben öğretmenim, okulda da ağzımdan kaçırırsam ya? Düşünsene...

"Öğretmenim, ödevimi evde unutmuşum."
"Önemli değil."
"Ama çok güzel olmuştu öğretmenim."
"Tamam, siktir et! Olan olmuş."

ya da...

"Recep! Kes sesini, gelirsem sikerim belanı!"

Böyle öğretmen mi olur? Benim bu küfür alışkanlığına hemen bir çözüm  bulmam şart! Okulda bunlarla gündeme gelmek istemem zira. :d

*

Sevgili günlük,
İnsanın askerde çok boş vakti oluyor. Düşünmek için... Yalnız kalmak için... Kendini dinlemek için... Dedim ya, çok değişik bir psikoloji. Neler düşünüyor insan neler...
Mesela...
Nasıl bir eğitim sistemimiz var bizim? Geçmişe bir bakıyorum da ne kadar gereksiz şey öğrenmişiz. Eminim hepinizin aklında vardır bu gereksiz bilgilerden. Karstik şekilleri öğrettiler bize ya. Karstik oluşumlar! Küçükten büyüğe sıraladık böyle:
   Lapya  <  Dolin  <  Uvala  <  Polye
Dolin la dolin! Aklımdan da çıkmıyor amk!

*

Sevgili günlük,
Portakal çok samimi bir meyve, içi de bir dışı da. Dıştan da turuncu içten de. Portakalla ciddi düşünüyorum. Karpuz öyle değil mesela. Karpuz sinsi. Dıştan yeşil, kesince içi kırmızı (kelek çıkmışsa beyaz veya pembe), çekirdeği siyah... Çok yanardöner bir meyve karpuz. Karpuzu samimi bulmuyorum. (kafa gitti bende)

*

Sevgili günlük,
İkizkenar dik üçgende tabana indirilen dikme, tabanı ortalar. Aynı zamanda açıortay'dır. Bak, yine aklımdan çıkmayan bir lise bilgisi. Ama sen yine de bil bunları, lazım olur.

*

Sevgili günlük,
Tarihte dönemlerin genelde hükümdar adıyla anılmasına bu aralar içerliyorum. Eskiden sorun etmezdim ama bu aralar böyle nedense. Tarihe, olaylara, devirlere hep yönetici merkezli bakmasak mı artık? Mesela ileride tarih kitapları şunu yazabilecek mi? "Kanuni, Mimar Sinan döneminde yaşamış bir padişahtır." Ha?

*

Sevgili günlük,
Karakoldaki bir askerin babası hastaydı. Karaciğerinden rahatsızdı. Organ nakli gerekiyordu ve çocuk geçen ay Türkiye'ye gitmişti organ verebilmek için. Ama organlar uyuşmadı ve nakil gerçekleşmedi, çocuk da buraya döndü tekrar. Geçenlerde haber geldi çocuğa, annesi aramış. Babasının durumu kötüleşmiş, yoğun bakıma kaldırmışlar. Doktorlar da "Hastanın durumu ağır, hazırlığınızı yapın" demiş aileye. Hazırlığınızı yapın... Hazırlığınızı yapın... Bu cümle uzun süre yankılandı zihnimde. Normalde çok basit görünen bir cümle ama kullanıldığı yere göre nasıl da ağır anlamlar yüklenebiliyor?
Hem doktorlar hem de aile gerçekten umutsuz... Ve annesi telefonu kapatırken şunu söylemiş çocuğa, "Gel, son kez gör babanı." Çocuk geldi, bize anlattı durumu. Ben buz kesildim! Allah'ım, dedim. "Gel, son kez gör babanı." ne demektir? Beş kelimeden oluşan bir cümle nasıl bu kadar ağır olabilir?

*

Sevgili günlük,
Hatırlat da Ocağın sonlarında askerliğimi yakalım.