Balkondan salona döndüğümde Burcu'yu tüm ukalalığıyla koltuğa gömülmüş halde buldum. Rahatlığına diyecek yoktu. Sanki ev onundu ve ben onu rahatsız ediyordum. 'Keşke ben de insanların yanında bu kadar rahat olabilsem lan' diye geçirdim içimden.
"Lütfen rahatına bak. Kendi evindeymişsin gibi..." dedim alaycı bir tavırla. Güldü.
"Eee, anlat bakalım. Hangi rüzgar attı seni gecenin bu vakti?" Hafif toparlandı, konuşmaya başladı.
"Çalıştığım kitapçıdan ayrıldım. Epeydir uğramıyorsun, uğrasan fark ederdin." Haklıydı, epey olmuştu o kitapçıya gitmeyeli. Kitaplarımı internetten alıyordum artık ama kitapçı gezmenin verdiği zevk hiçbir şeyde yoktu. (Tamam, hiçbir şey demeyeyim ama birçok şeyde yoktur o zevk.)
"Artık internetten alıyorum kitaplarımı. Neden ayrıldın?" dedim.
"Ayrıldım işte, boşver. Anlaşamadık." Detaya girmek istemiyordu belli ki, ben de üstelemedim. Devam etti:
"Kitapçıdan sonra iş aradım, bir ara fast-food tarzı bir yerde de çalıştım ama çok kısa sürdü, ordan da çıktım. Anlayacağın işsizim bu sıralar. Ailemle de aram bozuk, biliyorsun. (Hayır, bilmiyorum.) Onlardan da para isteyemem. Ev arkadaşımla da kavga ettik bu yüzden. Haklı kız, bana bakmak zorunda değil ki. Epeydir onun sırtından geçiniyordum. En sonunda patladı. Çok fena kavga ettik bugün. Ben de çantamı aldım, çıktım evden."
Taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Yine bir kalacak yer sorunu... İyi de neden ben? Parasız kalmış olabilirsin, ev arkadaşınla kavga edip evden çıkmış olabilirsin ama böyle bir durumda kalınca neden bana geldi ki bu şimdi? Daha önceki ev sahipliğimi çok mu beğenmişti? Lafı dolandırmadım, direkt sordum:
"İyi de neden bana geldin? Başka arkadaşın yok mu senin koca İstanbul'da?"
"Hani bir keresinde kitapçıya gelmiş ve 'Boş zamanın olursa bir şeyler yapabilir miyiz? Seni yakından tanımak isterim.' demiştin ya, ben de geldim işte."
Hobbalaa! Nerden çıkmıştı şimdi bu? Bunları demiş miydim gerçekten? Demiştim. Ama Burcu o zamanlar bana yakınlık göstermemişti, ben de ısrarcı olmamıştım.
"Şimdi de gidecek bir yere ihtiyacım vardı ve sana geldim." Gözlerini kısarak baktı; "Fena mı ettim?"
"İyi ettin gelmekle. Benim de bir başıma canım sıkılıyordu zaten." dedim tüm yapmacık samimiyetimi takınarak.
"Sevindim." dedi, gülümsedi. "Ne yapıyordun ben gelmeden?"
"Oscar adayı filmleri inceliyordum, malum ödül töreni yaklaşıyor."
"Aaa ne güzel. Getir beraber inceleyelim." dedi. Oscar'a ilgi duyuyor muydu gerçekten? Yoksa ortama uymak için mi söylemişti bunu? Bilgisayarımı getirdim, beraber filmleri incelemeye koyulduk. Çok zengin bir film kültürü vardı Burcu'nun, şaşırmıştım buna. Sinemaya dair çok şey biliyordu ve onunla filmler üzerine konuşmak çok keyifliydi. Burcu'yla birlikte filmleri, yönetmenleri, oyuncuları değerlendirdik ve saatler süren değerlendirmenin sonunda kendi Oscar ödül listemizi oluşturduk. (Birkaç hafta sonra dağıtılan Oscar ödüllerinde bu liste, 24 ödülden 21'ini doğru tahmin ettiğimizi gösterecekti.)
Saat on ikiyi beş geçiyordu. Bir ara ben lavaboya gittim, Burcu da mutfağa girdi. Evin yabancısı değildi sonuçta, neyin nerde olduğunu biliyordu. Döndüğümde televizyonu açmıştı ve mutfaktan aldığı cipsi çarpık dişleriyle çatırtılar arasında öğütüyordu. Vodkayı unutmuştu neyse ki... Buzdolabından kola getirdim, biraz da çerezlik şeyler... O an dank etti kafama, "Sen aç mıydın Burcu? Bir şeyler yemek ister misin?" diye sordum. Ağzından taşan cipslerin varlığına aldırmadan,
"Yaa aç olsam kendim alır yerim zaten, senin sormanı beklemem. Sanki beni bilmiyorsun." dedi. Haklıydı. "Gel film seyredelim. Çerez de getirmişsin bak."
"Olur" dedim. "Sen seç filmi."
"Az önce araştırma yaptığımız Oscar adayı filmlerden birini izleyelim mi?"
"Yok ya, o filmleri incelemekten kafam kazan gibi oldu. Eskilerden olsun." dedim.
"Okey. Bilgisayarında kayıtlı film var mı? İnternetten film izlemeyi sevmem bak ben. Şimdi bir süre film aricaz, uygun kalitede bulamicaz. Bulsak bile donacak falan..."
"Haklısın, ben de sevmem. Bilgisayarda kayıtlı bir sürü film var. İstediğini açabilirsin."
Burcu yoğun incelemeleri sonunda Tom Hanks'in Yeni Hayat (Cast Away) filmini seçti. Bilgisayarı televizyona bağladım, ikimiz de yere oturduk. Nevalemizi ortamıza aldık ve seyretmeye koyulduk. Film bir kargo şirketinde yönetici olarak çalışan bir karakteri canlandıran Tom Hanks'in uçak kazası sonucunda ıssız bir adaya düşmesini ve verdiği yaşam mücadelesini konu alıyordu. Burcu'yla film seyretmek çok keyifliydi. Aralarda çok yerinde tespitler yapıyor, filmin ilerki sahneleri için de tutarlı öngörülerde bulunuyordu. Yer yer filmlerle ve oyuncularla ilgili ilginç bilgiler de veriyordu. Çok iyi bir film arkadaşıydı. (Aslında eve geldiğinde Burcu'yla ilgili 'Nereden çıktı şimdi bu?' düşüncesindeydim. Ama şimdi 'İyi ki gelmiş.' diyordum.)
Burcu daha fazla dayanamadı ve filmin sonları yaklaşırken uyuyakaldı. Başı omzuma düştü, uyandırmadım. Film bitene kadar kımıldamadım. Film bittiğinde Burcu'yu uyandırdım. Saat iki buçuk civarıydı. "Burcu" dedim, "Hadi kalk, kalk da yerime yat."
Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mart 2016 Pazar
2 Mart 2016 Çarşamba
Davetsiz Misafir - 1 : "Alo, Ali?"
"Alo, Ali?"
Evimdeydim. Oscar ödül töreni yaklaşıyordu. Her yıl yaptığım gibi Oscar'a aday gösterilen filmleri inceliyordum. Aralarından izlemeye değer bulduklarımı seyredecektim ve kendimce tahminlerimden oluşan bir Oscar ödülleri listesi oluşturacaktım. Yabana atmayın, takip ettiğim ilk yıl 24 ödülden 17'sinin kime gideceğini doğru tahmin etmiştim. Yüksek bir orandı ve eminim bu denli yüksek bir oran yakalayamayan nice sinema eleştirmeni vardır. Bu noktada kuvvetli bir alkış istiyorum. Teşekkürler.
(Benden başka böyle bir uğraşı olan arkadaşım var mı çok merak ediyorum. Her yıl Oscar ödüllerini takip eden ve kendi tahminlerini oluşturan? Varsa yazsın lütfen. Böyle arkadaşları olanları çok kıskanıyorum. Bizimkiler varsa yoksa futbol amk!)
İşte böyle bir akşamda telefonum titredi. Kendimi filmlere kaptırmış olmalıyım, kimin aradığını merak etmeden, ekrana bakmadan açtım. Telefondaki ses benden önce girdi söze:
"Alo, Ali?"
İlkin telefondaki sesin bir kadın sesi olduğunu anladım. Ardından da sesinin ağlamaklı geldiğini. Sesin kime ait olduğunu öğrenmek için telefon ekranına baktığımda kayıtlı olmayan bir numara olduğunu gördüm.
"Efendim?" dedim. Hiç kendimden emin çıkmamıştı sesim.
"Nerdesin?" diye sordu telefondaki ses.
"E...evdeyim."
"Biliyorum çok yersiz olacak ama... Müsait misin?"
Artık emin olmuştum. Telefonun diğer ucunda ağlayan bir kadın vardı. Ama kimdi ve neden ağlıyordu? Ağlamaklı bir sesle konuştuğu için de kim olduğunu çıkaramıyordum.
"Mü...müsaitim." dedim. Neden kekeleyerek konuşuyordum ki şimdi?
"Yardımına ihtiyacım var" dedi. "Hiç iyi değilim." Bir kadın neden yardıma ihtiyaç duyduğunda beni arasındı ki? Ben kendi içimde bunu sorgularken konuşmaya devam ediyordu telefondaki ses:
"Buraya gelebilir misin? Yanıma? Ya da dur..." Bir süre ikimiz de konuşmadık. Bu sessizlikte burnunu çektiğini duydum. Bir şeyler söylemeli miydim? Ama bana dur demişti, o yüzden onun konuşmasını bekledim. Sessizliği bozan yine o oldu: "...dur, ben oraya geleyim en iyisi. Müsaitim demiştin değil mi?" Müsaitim demiştim ama kim olduğunu hâlâ anlayamamıştım. Ve aklından çıkarma, telefonda ağlayan bir kadına kim olduğu sorulmaz.
"Müsaitim, gelebilirsin tabi." Hala kendimden emin değildi sesim.
Cevap vermeden kapattı telefonu. Yanıma gelmek istediğine göre evimin yerini biliyordu. Beni iyi tanıyan biri olmalıydı. Ama ben hâlâ kimin geleceğini çözememiştim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde gelen bir telefon... Beni tanıyan biri, muhtemelen ben de onu tanıyorum ama kim olduğunu çıkaramıyorum. Elimde çok az ipucu var; zor durumda olan bir kadın, ağlayan bir kadın, beni iyi tanıyan bir kadın, bana ihtiyacı var ve şu an yolda olmalı.
Oscar incelememe ara verip bilgisayarın başından kalktım. Evi toparlamalı mıyım? Ev dağınık mı ki? Kendime çeki düzen vermeli miyim? Kılıksız mıyım ki? Dişlerimi fırçaladım, mutfağa ve salona bir göz attım. Odamı hafiften toparladım. Kapının kilitli olduğundan emin olmak için kilidi yokladım (Bunu neden yaptım bilmiyorum). Başka ne yapabilirim? Ben bu kararsızlıklar ve bilinmezlikler silsilesi içindeyken kapı çaldı. Bu kadar çabuk gelmiş olabilir miydi?
Bi saniye... Hemen dönücem.
Evimdeydim. Oscar ödül töreni yaklaşıyordu. Her yıl yaptığım gibi Oscar'a aday gösterilen filmleri inceliyordum. Aralarından izlemeye değer bulduklarımı seyredecektim ve kendimce tahminlerimden oluşan bir Oscar ödülleri listesi oluşturacaktım. Yabana atmayın, takip ettiğim ilk yıl 24 ödülden 17'sinin kime gideceğini doğru tahmin etmiştim. Yüksek bir orandı ve eminim bu denli yüksek bir oran yakalayamayan nice sinema eleştirmeni vardır. Bu noktada kuvvetli bir alkış istiyorum. Teşekkürler.
(Benden başka böyle bir uğraşı olan arkadaşım var mı çok merak ediyorum. Her yıl Oscar ödüllerini takip eden ve kendi tahminlerini oluşturan? Varsa yazsın lütfen. Böyle arkadaşları olanları çok kıskanıyorum. Bizimkiler varsa yoksa futbol amk!)
İşte böyle bir akşamda telefonum titredi. Kendimi filmlere kaptırmış olmalıyım, kimin aradığını merak etmeden, ekrana bakmadan açtım. Telefondaki ses benden önce girdi söze:
"Alo, Ali?"
İlkin telefondaki sesin bir kadın sesi olduğunu anladım. Ardından da sesinin ağlamaklı geldiğini. Sesin kime ait olduğunu öğrenmek için telefon ekranına baktığımda kayıtlı olmayan bir numara olduğunu gördüm.
"Efendim?" dedim. Hiç kendimden emin çıkmamıştı sesim.
"Nerdesin?" diye sordu telefondaki ses.
"E...evdeyim."
"Biliyorum çok yersiz olacak ama... Müsait misin?"
Artık emin olmuştum. Telefonun diğer ucunda ağlayan bir kadın vardı. Ama kimdi ve neden ağlıyordu? Ağlamaklı bir sesle konuştuğu için de kim olduğunu çıkaramıyordum.
"Mü...müsaitim." dedim. Neden kekeleyerek konuşuyordum ki şimdi?
"Yardımına ihtiyacım var" dedi. "Hiç iyi değilim." Bir kadın neden yardıma ihtiyaç duyduğunda beni arasındı ki? Ben kendi içimde bunu sorgularken konuşmaya devam ediyordu telefondaki ses:
"Buraya gelebilir misin? Yanıma? Ya da dur..." Bir süre ikimiz de konuşmadık. Bu sessizlikte burnunu çektiğini duydum. Bir şeyler söylemeli miydim? Ama bana dur demişti, o yüzden onun konuşmasını bekledim. Sessizliği bozan yine o oldu: "...dur, ben oraya geleyim en iyisi. Müsaitim demiştin değil mi?" Müsaitim demiştim ama kim olduğunu hâlâ anlayamamıştım. Ve aklından çıkarma, telefonda ağlayan bir kadına kim olduğu sorulmaz.
"Müsaitim, gelebilirsin tabi." Hala kendimden emin değildi sesim.
Cevap vermeden kapattı telefonu. Yanıma gelmek istediğine göre evimin yerini biliyordu. Beni iyi tanıyan biri olmalıydı. Ama ben hâlâ kimin geleceğini çözememiştim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde gelen bir telefon... Beni tanıyan biri, muhtemelen ben de onu tanıyorum ama kim olduğunu çıkaramıyorum. Elimde çok az ipucu var; zor durumda olan bir kadın, ağlayan bir kadın, beni iyi tanıyan bir kadın, bana ihtiyacı var ve şu an yolda olmalı.
Oscar incelememe ara verip bilgisayarın başından kalktım. Evi toparlamalı mıyım? Ev dağınık mı ki? Kendime çeki düzen vermeli miyim? Kılıksız mıyım ki? Dişlerimi fırçaladım, mutfağa ve salona bir göz attım. Odamı hafiften toparladım. Kapının kilitli olduğundan emin olmak için kilidi yokladım (Bunu neden yaptım bilmiyorum). Başka ne yapabilirim? Ben bu kararsızlıklar ve bilinmezlikler silsilesi içindeyken kapı çaldı. Bu kadar çabuk gelmiş olabilir miydi?
Bi saniye... Hemen dönücem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)