Kapıya yöneldim, gelenin kim olduğunu anlamak için delikten baktım. Bu gelen bizim karşı komşuydu. Açtım, merdivenler ve kat otomatiğinin parasını almaya gelmişti. Ayak üstü kısa bir sohbet ettik ve parayı verip gönderdim. Kapıyı kilitledim. Ayağıma puf terliklerimi geçirdim ve evin içinde dolanmaya başladım. Kafamda gelenin kim olduğuna dair çeşitli senaryolar çevirirken yine kapı çaldı.
Bu kez apartman girişinin otomatiğiydi. Düğmeye bastım, demir kapı ağır ağır açıldı ve ben de yine kapı deliğindeki yerimi aldım. Harekete duyarlı kat lambaları birer birer yandı. Ayak sesleri gelmeye başladı, üst kata doğru birinin çıktığını gördüm. Ve nihayet gelenin kim olduğunu anladım: Kitapçıda çalışan kız.
Evet, Burcu'ydu bu. Müdavimi olduğum bir kitapçıda çalışıyordu. Birkaç yıldır tanıyordum kendisini ama öyle çok da samimi değildik. Onu bir arkadaşım aracılığıyla tanımıştım. O zamanlar İstanbul'da yaşamıyordu. Arkadaşım Harun'un arkadaşıydı. İstanbul'a gelmişler ve kalacak yer bulma konusunda sıkıntıya düşmüşlerdi. Yine böyle bir akşamın geç vakitlerinde telefon gelmiş ve Harun İstanbul'da olduklarını, bir geceliğine onları misafir edip edemeyeceğimi sormuştu. Elbette edebilirdim, çocukluk arkadaşımdı Harun ve gidip onları bulundukları yerden almış, eve getirmiştim. 2 gece misafirim olmuşlardı. Bu yüzden de evimin yerini biliyor olması şaşırtıcı değildi.
İşte Burcu'yla tanışıklığımız buradan geliyordu. Yine de şaşırmıştım. Zor durumda kaldığı bir anda neden bana ihtiyaç duymuştu ki? Hiç mi arkadaşı yoktu bu kızın?
İstanbul'a yerleştikten ve kitapçıda çalışmaya başladıktan sonra hafiften de olsa ilgi duyar olmuştum Burcu'ya. Hatta birkaç kez yakınlaşmak istemiş ama ondan olumlu bir tepki göremeyince ısrarcı olmayarak geri çekilmiştim. Hoş kızdı nihayetinde. Kısa boyluydu, uzun ve dalgalı saçları vardı. Çarpık dişlerine rağmen tatlı bir gülüşü vardı. Çarpık dişler kimi insanda çok kötü dururken kimine de farklı bir sempati kazandırıyordu. Burcu da bu ikinci gruba giriyordu işte. Çok sık görüşmezdik, hatta hiç görüşmezdik desem yeridir. Uzun zamandır yalnızca kitapçıya gittiğimde görür olmuştum. Yine kapımdaydı işte.
Aklımdan geçen olasılıkların hiçbiriyle örtüşmüyordu Burcu. Çok büyük sürprizdi şu an kapımda olması. Zile bastı. Açtım.
"Burcu?"
"Selam." dedi ve spor ayakkabılarını çıkarmaya koyuldu. O an ayağımdaki puf terliklere baktım. Sırt çantasıyla gelmişti, yatıya gelmiş gibi bir hali vardı. Yüksek bel pantolon giymişti. Şu kadınlardaki yüksek bel modasına da gözüm bir türlü alışamadı. Pantolonu göbeğinize kadar çekip kıçı kabak gibi meydana çıkarmak ne tür bir zevktir anlamış değilim. Her neyse... Konudan uzaklaşmadan... Ayakkabısını çıkaran Burcu ayakkabılarını kapının önünde bırakarak teklifsizce girdi içeri. Çok rahat biriydi. Ondaki bu rahatlığı ve özgüveni seviyordum. Ona ilgi duymama sebep olan unsurlardan biriydi belki de. Ayakkabılarını içeri alarak kapıyı kapattım (37 numara..ne kadar küçük ayakları var..) ve ardından ben de salona geçtim.
Salona girdiğimde balkon kapısından dışarıyı seyrediyordu. Geldiğimi fark edince bana döndü ve sarıldı. Ağlaması kesilmişti.
"Ali" dedi, "Çok özür dilerim gecenin bu saatinde geldiğim için ama nereye gideceğimi bilemedim."
"Zararı yok" dedim. Artık sesim kendinden emin çıkıyordu. "Hoş geldin."
Alkolle hiç aram yoktur ama kokusunu tanıyabilirim. Burcu'dan yayılan koku kesinlikle alkol kokusuydu. Sarılma faslı bitince sordum: "İçtin mi sen?"
"İçtim." dedi. "Çok içtim hem de."
Ukalalık etmedim. "İçmeli" dedim. "İçince çok içmeli."
Rahatlamış görünüyordu, zaten rahattı ya. Kendini koltuğa bıraktı.
"Eee" dedim, "Anlatmayacak mısın neler olduğunu?" Çantasını açtı, kurcalamaya başladı. "Anlatırım ama önce şu çantamı bir boşaltayım." derken içinde ne var ne yoksa sehpanın üzerine döktü. Birkaç kitap çıktı çantadan, gözlüğü, kişisel temizlik malzemeleri falan... Küçük bir şişe de içki. Pek aram yok demiştim ama vodkaya benziyordu. Bir kez içmiştim hayatımda. Tadı kolonya gibi gelmişti, bir daha da içmemiştim. Şişeyi bana doğru kaldırarak "İçer miyiz?" dedi.
"İçmeyiz" dedim. "Ben içmem, sen de yeterince içmişsin zaten. O yüzden içmeyiz."
Bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu koltukta. Dar ve yüksek bel pantolonu bu oturma biçimini desteklemiyor ve rahatsız ediyordu. Çantasından da giyecek bir şey çıkmamıştı. Kaçınılmaz, benden giyecek bir şeyler isteyecekti ve öyle de oldu. (Zaten önceki gelişinde de yatarken giymesi için ona kıyafet vermiştim. Aynı senaryoydu oynanan.) "Ya bu pantolon çok sıktı, rahat bir şeyler versen de giysem?"
"Olur" dedim. "Gel benimle." Odama geçtik baraber. Kısacık boyu vardı, eşofmanlarım ona çok uzun gelirdi. Bir şort bir de tişört verdim ve üzerini değiştirmesi için kapıyı çekerek odadan çıktım. Salona geçtim, vodka şişesini alıp buz dolabına koydum. Çantasından çıkarıp sehpanın üzerine koyduğu kitapları incelemeye koyuldum. Barış Bıçakçı okuyordu, Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Bu kitabı okumamıştım ama filmi çekilmişti, filmini seyretmiştim. Bir de şiir kitabı vardı. Ah Muhsin Ünlü - Gidiyorum Bu. (Ne zaman Ah Muhsin Ünlü adını duysam aklıma çay gelir ve onun "...hadi iç de çay koyayım" dizesi.) Sevdiğim isimlerdi bunlar, zevkli kızdı Burcu. Çok kitap okuyan biriydi ve benim de sevdiğim türde kitaplar okuyan biri. Ona ilgi duymama sebep olan unsurlardan biri de buydu belki.
Verdiklerimi giymiş, salona döndü. Üstte gri tişört, altta gri şort... Uyumlu ve hoş olmuştu. Sevimli görünüyordu. Zaten hafif sarhoş olmasının da verdiği şapşallık vardı üzerinde.
"Önceki gelişimde de mi bunları giymiştim ben?"
"Hayır" dedim, "Onlar başkaydı. Yine bir kış günü gelmiştiniz. O zaman daha kalın şeyler vermiştim giymen için."
"Unutmamışsın" dedi.
"Unutmadım" dedim, "Ben hiçbir şeyi unutmam."
Yanıma geldi, kıyafetini değiştirmesine rağmen alkol kokusu hâlâ gitmemişti ve konuştukça yayılıyordu. Ama sigara kokusundan kurtulmuştu en azından. "Hâlâ alkol kokuyorsun. Git dişlerini fırçala." dedim. Çıkışır bir tonda çıkmıştı sesim. Normal bir kız olsa bozulabilirdi ama Burcu hiç bozuntuya vermedi. Çantasından çıkan küçük el çantasını aldığı gibi banyoya girdi. Evin yabancısı değildi, biliyordu banyo nerde, tuvalet nerde...
Saat on'a geliyordu. Burcu banyodan döndü, küçük çantasını sırt çantasına yerleştirdi ve fermuarını çekti. Kitapları hala sehpanın üzerindeydi. "Üşüdüm ben" dedi. "Kış mevsiminde şort veriyorsun bana!" Oralı olmadım. "Sen de giyeceklerini yanında getirseydin o zaman" dedim ve kombinin derecesini yükseltmek üzere balkona çıktım. Bu gece uzun olacağa benziyordu.
12 Mart 2016 Cumartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder