26 Kasım 2015 Perşembe

Bir Uykusuzluğun Anatomisi

Zaman... Gece yarısı.
Saat... Bunları yazmaya başladığımda 01.13.
Yer... Gözetleme kulesi.
Ben... Düşünüyorum.

İnsanlar var. Ama nasıl? Evlerinde uyuyanlar, ipek çarşaflar içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar... Bir de soba başında kıvrılmış uyuyan kediler var ama o konumuz değil. Ne diyordum, insanlar var; sevdiklerini almışlar şu saate koyunlarına, dalmışlar iki kişilik rüyalarına. Pekâlâ, ne yapalım? Biz ne yapalım?
Sen; Arslan Suit'inde, beyaz kedisine sarılmış, yasemin kokulu çarşaflar içinde uyuyan genç ve güzel bir kadın.
Ben senin arkadaşın, başka hiçbir şey değil. Uykusuz, yağmurda ıslanmış, canı burnunda.. Bunları yazarken elleri üşüyen.. Yüreği İstanbul'da, kafası koğuşundaki kirli yastığından metrelerce uzakta bir adamcağızım. Ne yapalım?

Yatak kavramı sana çok sıradan mı geliyor? Gelebilir. Ama yatak şimdi bizim gibiler için ekmek kadar azizdir, su gibi mübarek. Yatak bir sevgili, yatak bir hatıra... Yatak çocukluk, güzel bir rüya... Yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket... Allah aşkına söyle, bu saatlerde yatak insan için ne değildir ki?
Ama gece vakti saat kaç olursa olsun, nöbeti bitirip de karakola döndüğüm zaman dünyalar benimdir. Uyuyuveririm. Uyumadan evvel bir ara seni düşünürüm. İyisindir, hoşsundur ama kafamı kızdıran bir şey de vardır sende. Ne olduğunu ben de bilmem.
Saat 02.47. Biraz sonra nöbetim bitecek. Karakola döneceğim. Ve derhal uyuyabilmek için ne gerekiyorsa yapacağım.

Ya da şöyle yapalım... Başının altında iki yastık var. Bir tanesini çekip al, ayak ucuna koy. Oraya da ben kıvrılıp yatayım, olmaz mı?


(18.11.2015)

Metis Ajandası

"Metis ajandası var mı?"
Girne'de aceleyle girdiğim kırtasiyede çalışan kıza sorduğum bu soru kızı şaşırtmışa benziyordu.
"Ajanda mı?"
"Hayır, Metis ajandası."
Anlamamış gibi baktı suratıma.
"Ajanda yani."
"Hayır, ajanda değil. Metis ajandası."
Şaşkınlığını sürdürerek etrafına bakındı, ben de bakındım. Bir başka görevli görse beni ona yönlendirecekti ama kimseyi göremedik. Çaresiz,
"Ajandalar bölümü şu tarafta, orada bulabilirsiniz." dedi. Eliyle gösterdiği yönden çok tırnaklarındaki oje ilgimi çekti. Zevkli bir kızdı. Pembe ojesi, pembe desenli bluzu ve kol saatiyle hoş bir uyum oluşturmuştu. Aksanından Kıbrıs'ın yerlisi olmadığı anlaşılıyordu. Düzgün bir Türkçesi vardı. Beni başından  savmaya çalışır bu halleri gözümden kaçmadı. "Hayır" dedim, "Fazla vaktim yok. Siz bulsanız?"
"Ne bulsam?"
"Metis ajandası."

Beni başından atamayacağını anlamış gibiydi. Ajandalar bölümüne yürüdük beraber, o önde ben arkada. Orada gördüğü görevliye can havliyle sarıldı. Az önce ajandalar bölümünü gösteren pembe tırnaklar bu kez beni gösteriyordu. Eliyle beni işaret ederek,
"Pelin" dedi, "Bu bey ajanda istiyor. Ona yardımcı olabi...
"Ajanda değil, Metis ajandası!"
"Evet evet, Metis ajandası."
Kızlar Metis ajandasının ne olduğunu bilmiyordu. Halbuki Metis yayınlarının çıkardığı küçük bir defterdi. Askerde yaşadıklarımı ve düşücelerimi yazmak için almak istemiştim. Kızların bu halleri de biraz hoşuma gitti açıkçası, ilk kız bulamadığında çıkıp gidebilirdim ama biraz sürdürmek istedim bu arayışı.
Pembeli kız gitti, artık Pelin'le arayışımıza devam ediyorduk. Devam ediyorduk ama arama, her geçen saniye biraz daha umutsuz bir hal alıyordu. Pelin bir ara "Ajandalar arasında çok çeşitli ürünler var ama sizin aradığınız yok galiba" dedi sessizden... Reyonun arkasında bulunan ve bu sessiz yakarışı duyan, yaka kartından isminin "Hakan" olduğu anlaşılan bir "bıyıklı" yaklaştı.
"Ne arıyorsun Pelincim?" (Ooo..  Pelincim falan... Bıyıklıya bak alskskdjks)
"Bu bey ajanda istiyor ama bulamıy
"Ajanda değil, Metis ajandası."
"Dur bir de ben bakayım" dedi bıyıklı ve rafları hızla didiklemeye başladı. Başını raflardan kaldırdı ve ameliyattan yeni çıkmış, kötü haberi verecek olan bir doktor edasıyla başını sallayarak (ulan altı üstü ajanda aradın, ne bu pozlar? sksjdksk) "Maalesef beyefendi, Metis ajandası bizde yok." dedi.
"Peki, teşekkür ederim. Kolay gelsin." diyerek bıyıklıyı Pelinciğiyle başbaşa bıraktım.

Çıkış kapısına yöneldim. Kapının sağında "Dilek ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz." yazan bir kutu vardı. Kutunun önünde duran küçük kağıtlardan birine "Metis ajandası yok. Nasıl olmaz? Edinin." yazıp kutuya attım.
Kapıdan çıkarken Pelin ilk kızın yanına gelmiş, benim çıkışımı seyrediyorlardı. İçimden mırıldanarak çıktım: "Metis ajandası yokmuş. Nasıl olmaz?!"

Bu Metis ajandası arayıp da bulamama hadisesi bana İstanbul'daki bir anımı hatırlattı. Akşam saatlerinde, açık havada bir mekanda oturuyoruz. Tabi yine nargile var :)) Hava serin. Ben de üşüdüm biraz, görevliden şal isteyeceğim. Görevliyle aramızda şöyle bir diyalog yaşandı:
"Affedersiniz, şal var mı?"
"Ne şalvarı abi?"
?
"Şalvar değil kardeşim, hani üşüyünce omzumuza atıyoruz ya. Şal, şal!"
"Ha şaaalll. Olmaz mı abi, getiriyorum hemen." :D
(Bu diyaloğun bir benzerine Güldür Güldür'de rastladım geçenlerde. Çok fena dejavu yaşadım :d)
Bu da böyle bir anımdır. Ahh ulan... Özledik be. Valla.


(30.10.2015)

Bir Öğretmenin Askerlik Notları - 2

Selam.

Şafak olmuş Seda Sayan, dayan yüreğim dayan dlksldkdkdj
Böyle bir giriş yaptığım için özür dilerim. Askerde böyle şeyler öğreniyor insan. Hâlâ Kıbrıs'tayım, değişen bir şey yok. Yine kısa kısa izlenimlerimle devam ediyorum.

* Kıbrıs hâlâ çok sıcak. Sizin fotoğraflarınızı görüyorum, mont giymeye başlamışsınız, yağmurlar filan. Biz hâlâ gündüzleri klima çalıştırıyoruz. O kadar sıcak. "Kıbrıs'ta yaz bitmiyor" tespitim boşuna değilmiş.

* "Kısa dönem askerlere neden poşet denir?" sorusuyla başlamak istiyorum. Teşekküler.
Bize "poşet" diyorlar, yakıştırdıkları şey bu: poşet. Neden böyle söylüyorsunuz diye sordum, nedenini bilen yok. Araştırdım. Bu hususta birkaç rivayet var. Mesela;
Rivayet odur ki,
Bir kış günü yağmur çamurda yapılan eğitim, mıntıka vs sırasında bizim kısa dönem askerler "Aman botlarımız kirlenmesin!" demişler ve botlarına poşet geçirmişler. Botları kurtarmışlar ama uzun yıllar sürecek bir "poşet furyasına" sebep olduklarının farkına varamamışlar. Götler!

* Askerde benim mantığıma sığmayan birçok şey var. Bir tanesi mesela,
Askerdeki rütbeli tayfasında "Askerin saçı ne kadar kısa olursa ondan o kadar iyi asker olur" kafası var. Nasıl kafa ama? Pırıl pırıl. 2,5 aylık askerim, 7 kez saç tıraşı oldum (Yazıyla "yedi"). Her sabah sakal tıraşı oluyoruz zaten, 10 günde bir de saçımızı kesiyorlar.
Geçen gün atışa gittik. 200 metre mesafeli atış yaptık, 3'te 3 vurdum ben. Dönüşte bölükte komutan benim favorilere taktı. Çok uzunmuş, hemen kesecekmişim. Askerin favorisi o kadar uzun olur muymuş? Ama az önce 3'te 3 vurdum ben? (Ve o kadar askerin arasında sadece 2 kişi 3'te 3 isabet sağlayabildi. Büyük başarıydı yani.) Ama yoook. Favori daha önemli komutanlar için. Kıldan tüyden şeyler burda askerliğin önüne geçmiş durumda. Gel de deli olma!
Bir gün çıkıcam komutanın karşısına "Ulan" dicem! "Zaten askerlik adına pek bir şey yaptığımız yok. Ne terör sorunu, ne bir çatışma ortamı var burda. Siz rütbeliler için de geçerli bu, rahat bir askerlik yapıyoruz. Hâl böyle iken askerin yararına olacak şeyler yaptırın. Askerlere her gün sakal tıraşı olmayı zorunlu tutuyorsunuz, hiç olmazsa her gün diş fırçalamayı da zorunlu tutun. Millet kiremit gibi dişlerle geziyor ortalıkta. Gençler diş fırçalamıyor, kitap okumuyor. 10 günde bir saç tıraşı olmayı zorunlu tutacağınıza 10 günde bir kitap bitirmeyi zorunlu tutun. Bari bir faydanız olsun insanlara!"
Bu yazdığımı yapabilirim. Yaparsam eğer sonuçlarını yine buradan paylaşırım sizlerle. :D

* Bu arada Kürtçede "ğ" harfi yokmuş.

* Allah zora düşürmesin kimseyi. Bunu burada çok iyi anlıyor insan. Mıntıka temizliği yapıyorum bir gün, arkamda biri dolanıyor tıpır tıpır. Baktım, Yusuf. "Öğretmen" dedi, (Bana burda 'öğretmen' diyorlar) "Sigara izmaritlerini atma, bir yerde biriktir. Bana lazım onlar."
"N'aapıcaksın izmaritleri?" dedim. "Boş ver sen" dedi, "Atma, bana bırak."
Dediğini yaptım, izmaritleri toplamadım. Temizliği bitirdim, Yusuf'u seyretmeye koyuldum. Yusuf bütün izmaritleri tek tek topladı, söndürüldükten sonra diplerinde kalan tütünleri özenle beyaz bir kağıda boşalttı. Olduğu kadarıyla onu sardı ve ortaya yarım sarma sigara çıktı. Topladığı tütünler ancak yarım dal sigara edebilmişti.
Vücuduna nikotin girmeyeli de uzun zaman olmuştu sanki. Hırsla çaktı kibriti, ilk nefeste yarılandı zaten yarım olan sigara. Bir nefes aldı, dolu. Bir nefes, kendini öldüresiye. Gözlerini, ağzını yummuş, soluk almaktan çekiniyordu. Soluk alayım derken dumanın zerresi kaçarsa ya! Gözlerini açtı ilkin, ardından dumanı istemeye istemeye bıraktı. Ağzından hala dumanlar çıkarken,
"Yaa işte." dedi. "Ne oldum demicen bu hayatta öğretmen. Ne olucam dicen."


(23.10.2015)

Dalkılıç vs Winehouse - 2

Otobüsümüz Kamil Koç'un 2+1 koltuklu, rahat araçlarından. Paraya kıyıp bileti rahat otobüsten almışım. Yanıma çantamdan müzik çalarımı ve 72. Koğuş'u alıp koltuğuma geçiyorum. Hiç unutmuyorum, Bayan Dalkılıç 17 numarada oturuyor, bense 21'deyim. Çaprazımda kalıyor, onu çok rahat görebiliyorum. Ben tekli koktuktayım, o ikili. Ama yanındaki koltuk yolculuk boyunca boş kalıyor. Yanından geçerken duyuyorum, Amy Winehouse dinlemeye devam ediyor. (Bizler Amy'nin alkol ve uyuşturucuya olan düşkünlüğü, düzensiz hayatı yüzünden 27 yaşında aramızdan ayrıldığını düşünüyoruz. Ama belki de Amy, bu kötü dünyaya alkol ve uyuşturucu sayesinde 27 yıl katlanabilmiş zayıf bir kızdı, bilemeyiz.)

Adı ne? Kendi gibi güzel bir ismi var mı? Adını öğrenmeliyim. Yolcu listesi? Orada kesin yazıyordur. Muavinden yolcu listesini istiyorum. Ne yapacağımı soruyor. Haklı adam, bir yolcu neden yolcu listesini  görmek ister ki? Ona "17 numaradaki kızın adına bakcam" demiyorum tabi de "Benimle beraber Kozan'a giden yolcu var mı onu görmek istemiştim" diyorum. "Kozan'a toplam 5 yolcumuz var efendim" diyor. Sağ ol yani muavin bey, çok yardımcı oldun deyip adamı gönderiyorum.

İlk mola yerinde otobüsten en son inen ben oluyorum. Çünkü yolcu listesi otobüsün ön tarafında, camın hemen arkasında duruyor. Listeyi alıp hızlıca bakıyorum. 17 numara boş görünüyor, işin kötü yanı yanındaki koltuk da boş. Demek ki kızımız başka bir yerde oturuyor. Hmmm, çakalllll... 17'yi boş görünce oraya geçmiş demek.  Adını öğrenme yolundaki ikinci girişimim de sonuçsuz kalıyor. İniyorum otobüsten, restoran bölümünde görüyorum Bayan Dalkılıç'ı. Yemek sırasına girmiş. Aç olmadığım halde ben de sıraya giriyorum. Yine beni fark etmiyor sksjjdh Yemeğimizi yiyip otobüse geçiyoruz tekrar. İkimiz de sigara içmiyoruz, dışarılarda oyalanmıyoruz bu yüzden.

Yeniden yola koyuluyoruz. Bayan Dalkılıç uykuya dalıyor. Muavin servis yapıyor, uyanıyor. Kahve istiyor. Bak, sen kahve alıyorsun diye ben de kahve alıyorum. Ekstra şeker? Sen almamıştın galiba, ben de almıyorum.
Bayan Dalkılıç yeniden uykusuna dalıyor. Tüm bunlara rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmiyor. Ben hala konuşamamış olmanın huzursuzluğuyla koktuğumda debeleniyorum. Zaten hep böyle olur. Ne zaman karşı cinsten biriyle yakınlaşmaya çalışsam balmumundan kanatlarıyla güneşe yaklaşmaya çalışan bir kelebek misali... Eriyiverir kanatlarım, yarı yolda kalırım.
Biraz müzik dinliyorum, biraz 72. Koğuş'tan ne okuduğumu anlamadan 30 sayfa kadar okuyorum. O hâlâ uyuyor. Bir süre sonra ben de uyuyorum.

Yolculuğumun sonuna gelmiş olmalıyım, durduğumuz otogar çok tanıdık geliyor. Saat sabahın beşi, her yer karanlık. Ama sokak lambalarının aydınlattığı kadarıyla Kozan'da olduğumuzu fark edebiliyorum. İnmem gerekiyor ve o hala uyuyor. Diğer Kozan yolcuları inmiş, muavin benim inmemi bekliyor. Geri kalan yolcularsa huzurlu uykularını sürdürüyor. Koltuğun arkasına kıstırdığım kitabımı ve müzik çalarımı alıyorum. Konuşamamış ve tanışamamış olmanın yenikliğiyle otobüsten inmeye hazırlanırken 17 numaraya doğru yöneliyorum. Elimdeki 72. Koğuş'u Bayan Dalkılıç'ın yanındaki boş koltuğa sessizce bırakıyorum ve öylece iniyorum otobüsten. Kitabı koltuğa bırakırken hiç kimse farkına varmıyor, Tanrı'nın bile ruhu duymuyor.

Son olarak ben de bagajımı alıyorum ve motoru zaten durmamış olan otobüs hareket ediyor. Bayan Dalkılıç kim bilir kaçıncı uykusunda, yanındaki kitabın farkında olmadan yoluna devam ediyor. Geride ben (baka)kalıyorum.


(16.10.2015)

Dalkılıç vs Winehouse

AŞTİ'deyim. Yorucu bir Ankara gününün ardından saat 10'daki otobüsümün kalkmasını bekliyorum. Dışarılarda yürüyorum biraz, biraz kitap okuyorum... Zaman geçmek bilmiyor. Benim otobüsümün etrafında dolanan hoş bir kız var. Siyah bir tayt giymiş, mavi tişörtünün parıltılı deseni göz alıyor. O da benim gibi bir ileri bir geri gidip geliyor. Bu gidiş gelişlerimiz sırasında defalarca birbirimizin yanından geçiyoruz ama o beni fark etmiyor. Kulaklığından dışarı taşan müziğin ("Ayarı yok harbi, kırk yılda bir gibisin" diyen Murat Dalkılıç'ın sesini en az onun kadar ben de duyuyorum) ritmine kendini kaptırmış, volta atmaya devam ediyor. Ama neden fark etsin ki beni? Askerî birliğimden yeni çıkmışım, kısacık ve biçimsiz saçlarım var, sürekli güneşin altında yapılan eğitim ve yürüyüşlerin sonucunda Fedon gibi yanmış, kızarmış biriyim o anda. Ben olsam ben de dönüp bakmam böyle bir tipe. Bayan Dalkılıç'a hak veriyorum.

Bu kızı gözüme kestiriyorum. Ama kız nasıl güzel anlatamam. İnanılması, anlatılması güç; doğal bir güzelliği var. Kalemle çizilmiş gibi kaşları filan... Siyah göz kalemini kaşına doğru uzatmış, bu da zaten büyük olan gözlerini iyice ön plana çıkarmış. Başka da makyajı yok, varsa da bu kadarı fark edilebiliyor.
"Allah'ım" diyorum, "İnşallah aynı otobüse bineriz." Kafaya koyuyorum, ben bu kızla tanışmalıyım.
Fakat önce buralara nasıl geldim, onu anlatayım.

Ankara'dayız. Askerliğin "acemilik" diye adlandırılan eğitim safhası bitmiş, aradaki birkaç günlük boşluğu Ankara'yı gezerek değerlendirelim istedik. Badi'm Ertuğrul'la Kızılay'da volta attığımız zamanlar... Kitap almamız lazım, D&R tarzı bir yer arıyoruz, yok! Kızılay Avm'ye giriyoruz, küçük bir kitapçı var. Özlemişiz kitapçı gezmeyi, kitapçı gezmeyi seviyoruz biz. Koyun mesela beni D&R'a, yemeğimi suyumu verin. Günlerce gıkımı çıkarmadan yaşayabilirim. Neyse... Kitapçıdan 4 kitap ben alıyorum, 2 kitap Ertuğrul alıyor ve çıkıyoruz.

Koca Kızılay'da güç bela bir nargile kafe bulup oturuyoruz. Ertuğrul benim kadar düşkün değildir ama nargile benim hayatımda çok önemli bir enstrüman. Duyduğum en değerli tınılardan biridir nargile fokurtusu. Yalnızca içine duman çekmekten ibaret zevk verici bir unsur değil bir tutkudur. (Beni tanıyanlar bunu çok iyi bilirler :D) Yabancı bir kentin yabancı bir mekanında oturuyor olmaktan duyduğumuz rahatsızlığı nargile fokurtularıyla bölmeye çalışıyoruz. Bu arada da aldığımız kitapları inceliyor, iç kapak sayfasına adımızı, aldığımız yeri yazıp tarih atıyoruz. Bu bir ritüeldir bizim için, aldığımız her yeni kitapta bunu yaparız. Aldığım 4 kitap arasında en çok 72. Koğuş'a özen gösteriyorum. İlk onu okuyacağım.

Ertesi gün Ertu'yla yollarımız ayrılıyor ve ben Ankara'dan çekip gitmek durumunda kalıyorum. İşte bu sebeple AŞTİ'deyim. Otobüsümün hareket saati geliyor, bagajımı en son verip otobüse yöneliyorum. Fakat o da ne? Bayan Dalkılıç da benimle aynı otobüse binecek galiba. Tam önümde yürüyor. Bu kez kulaklığından dışarı Amy Winehouse'un çığlıkları yayılıyor.  Otobüsün merdivenlerini arka arkaya çıkıyoruz. Artık iyice kafaya koyuyorum: Ben bu kızla konuşmalıyım.


(09.10.2015)

Bir Öğretmenin Askerlik Notları

Kıbrıs'tayım. Güzelyurt'ta. Kısa  dönem askerliğimin bitmesine 4 ay var. Size biraz askerlik izlenimlerimi aktarayım.

Kıbrıs çok sıcak. 4 Eylül'de geldim buraya ama Kıbrıs'ta yaz bitmiyor. Hatta yaz yaz bitmiyor. Bazen o kadar sıcak oluyor ki bölükte g-string'le dolaşıyoruz. Neyse ki 11 asker, 2 komutandan oluşan küçük bir birliğiz de çok sorun olmuyor bu durum. :D (Evet, 13 askerden oluşan bir karakol burası. Çok şeker bir birliğimiz var.)

Bir askerin yapması gereken şeyler neyse onları yapıyorum, şimdi tek tek sıralamicam. Hiçbir şey koymuyor da bulaşık yıkamak koyuyor be hafız. Valla. 13 askerin bulaşığını yıkamak koyuyor. Ben ki bulaşık yıkamaktan nefret ettiğim için İstanbul'da evimi düzerken televizyondan önce  bulaşık makinesi almış adamım. Ama burda emir demiri kesiyor, yıkıyorsun. Yıkayacaksın. Mecbursun.

Yemekler berbat, asker yapıyor çünkü. Yenmiyor. Sürekli açım. Geldiğimden bu yana açım. Hiç doyduğumu hatırlamıyorum. Burada kesin zayıflayacağım. KESİN! 67 kilo geldim buraya, 60'ın altına düşmesem bari. Evet, bahisleri açıyorum sksjshhfkd Askerden döndüğümde olacağım kilo ve oranlar aşağıdadır:
70 : 12.00
69 : 8.00
68 : 3.60
67 (değişmez) : 2.90
66 : 2.25
65 : 2.10
64 : 1.95
63 : 1.80
62 : 1.65
61 : 1.50
60 : 1.35
Yuh amk daha fazla da düşmezsin! : 1.25
Daha fazla düşersen yüzüne bakılmaz olursun zaten! : 1.10
Allah belanı vermiş! : 1.05

Buradaki askerlerin en büyük meşgalesi sigara. Askerde sigara içmeyeni dövüyorlar. 13 kişiyiz, 8'i içiyor. E ucuz da tabi pezevenk, Parlıament'in kartonu 27 lira. Türkiye'de paketi 11 lira mı neydi, düşün işte. İçmeyen adamı bile sigaraya başlatırlar! Özendiriyorlar ya! 2,7 liraya Parlıament mi olur lan? Kent Switch 1,6 lira! Yemin ediyorum askerde de sigaraya başlamazsam ömrüm boyunca da başlamam. Ama bi' ara nargile içer miyiz?

Askerde "amk" nokta anlamına geliyor. ( . ) Cümlenin sonuna "amk" getirmezsen eğer o cümle eksik kalıyor. Askerler için Türkçe cümlelerde öge dizilişi "Özne + tümleç + yüklem + amk" şeklinde.
Ör:  "Bölük komutanı dün beni yanına çağırdı amk."

Yumuşacık sakallarım vardı benim askere gelmeden önce. Buraya geldik, her sabah tıraş ola ola ola ola kazık gibi oldu sakallar!!

Kürtçede "ğ" harfi yok galiba. Buna burada iyiden iyiye kanaat getirdim.

Neyse işte, ben de kitap okuyorum fırsat buldukça. Onlar fırsatını bulunca ceplerinden sigara paketini çıkarıyorlar, bense kitabımı çıkarıyorum. Daha şimdiden 8 kitap bitirdim askerde. Kitap okumayı severim ben. Kitap okumak güzeldir. Çok kitap okurum (selam kızlar :D)
Eğer beni ziyarete geleceksen bana sigara getirme, kitap getir. Yazarından imzalı olmasına gerek yok, kitap getir. Yeter.

Neyse tekrardan... Uzun lafın kısası sevgili okur, bu şekilde geçiyor günler. Her şeyi yapabilirler ama zamanı durduramazlar. Bitecek helbet! :)

Adettendir. $: 120 :D


(02.10.2015)