Zaman... Gece yarısı.
Saat... Bunları yazmaya başladığımda 01.13.
Yer... Gözetleme kulesi.
Ben... Düşünüyorum.
İnsanlar var. Ama nasıl? Evlerinde uyuyanlar, ipek çarşaflar içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar... Bir de soba başında kıvrılmış uyuyan kediler var ama o konumuz değil. Ne diyordum, insanlar var; sevdiklerini almışlar şu saate koyunlarına, dalmışlar iki kişilik rüyalarına. Pekâlâ, ne yapalım? Biz ne yapalım?
Sen; Arslan Suit'inde, beyaz kedisine sarılmış, yasemin kokulu çarşaflar içinde uyuyan genç ve güzel bir kadın.
Ben senin arkadaşın, başka hiçbir şey değil. Uykusuz, yağmurda ıslanmış, canı burnunda.. Bunları yazarken elleri üşüyen.. Yüreği İstanbul'da, kafası koğuşundaki kirli yastığından metrelerce uzakta bir adamcağızım. Ne yapalım?
Yatak kavramı sana çok sıradan mı geliyor? Gelebilir. Ama yatak şimdi bizim gibiler için ekmek kadar azizdir, su gibi mübarek. Yatak bir sevgili, yatak bir hatıra... Yatak çocukluk, güzel bir rüya... Yatak bir bahar, bir deniz kenarı, bir egzotik memleket... Allah aşkına söyle, bu saatlerde yatak insan için ne değildir ki?
Ama gece vakti saat kaç olursa olsun, nöbeti bitirip de karakola döndüğüm zaman dünyalar benimdir. Uyuyuveririm. Uyumadan evvel bir ara seni düşünürüm. İyisindir, hoşsundur ama kafamı kızdıran bir şey de vardır sende. Ne olduğunu ben de bilmem.
Saat 02.47. Biraz sonra nöbetim bitecek. Karakola döneceğim. Ve derhal uyuyabilmek için ne gerekiyorsa yapacağım.
Ya da şöyle yapalım... Başının altında iki yastık var. Bir tanesini çekip al, ayak ucuna koy. Oraya da ben kıvrılıp yatayım, olmaz mı?
(18.11.2015)
26 Kasım 2015 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
0 yorum:
Yorum Gönder